MyMecra
Beraber Yürüyelim / Bizi Takip Edin

Kaçış Rampası | Talha Gülören

8 Video Bulunuyor

My Mecra’da yepyeni bir program ‘Kaçış Rampası’… Talha Gülören'in hazırlayıp sunduğu 'Kaçış Rampası' hayatımızı ve fikirlerimizi sorgulatmak için geliyor. Hepiniz bu aleme hoş geldiniz...

  • Öğrenmeyi Öğrenmek | Kaçış Rampası

    Öğrenmeyi Öğrenmek | Kaçış Rampası

    Yaklaşık 15 ila 20 senemizin üçte ikisinin heba olmasına sebep olan bir konuya değineceğiz. Zaman dilimi olarak da bu yılların tüm hayatımızın şekillenmesini sağlayan dönemler olduğunu düşünürsek konunun önemini daha iyi anlarız. Evet, öğrenmek için ayırdığımız 20 yıldan bahsediyorum. Bu kadar uzun süre öğrenim gördükten sonra hala bir şey olunamamasının temel sebebi öğrenmenin en başta öğretilmemesi. Öğrenmeyi öğrenmek… Başlayabiliriz. Hep şundan yakınırız değil mi, bir sürü şey görüyoruz ama bu bana nerede lazım olacak ya da bunlardan hangisini hatırlıyorum. Aslında çocuk yaşta bile mantık burada doğru çalışıyor. Fakat çözüm üretmeyi bilemediği için çaresizce sisteme teslim oluyor yahut bu konuda birçok kişinin etrafında donanımlı yönlendirebilecek büyüğü olmadığı için yenik düşüyor. Bu sistem sizi belli bir kalıba hapsediyor. O kalıptan da sadece üç tane var: sözel, sayısal, eşit ağırlık (o neyse artık? Şey… Şefin tabağı gibi hepsinden biraz biraz). Bunu da yanlış konumlandırıyor üstelik. Zekiler sayısalcı, az zekiler eşit ağırlık, kafa basmıyorsa sözelci yapıyor. Sistem kendi ürettiği kalıpları da kendisi değersizleştiriyor. Öğretmenlerin pekçoğunu da yetersiz kabul ettiği sözel ve eşit ağırlık kalıplarından çıkardığını düşünürsek, sistemin kısır döngüsünü daha iyi anlamış olacağız. Bunun çözümü için sistemin değişmesini filan beklemek de bana biraz acizlik gibi geliyor. Bireysel farkındalıklar ve uygulamalar artarsa sistem de otomatik değişmek zorunda kalacaktır zaten. Beklemeye ve medet ummaya gerek yok. Öğrenmeyi öğrenmenin temeli zaman yönetimine dayanıyor. Bu okuyan öğrenci için de çalışan yetişkinler için de aynı geçerlilikte. Zamanımızı yönetemediğimiz için hep bir yoğunluk ve yetersizlik çıkmazında dönüp duruyoruz. Halbuki hepimiz halen bolca vaktimiz olduğunun farkındayız. Bununla ilgili kişisel gelişim kitapları almaya kalkarsanız 10.000 saat teorileriyle filan karşılaşırsınız. Bir işi öğrenmek için 10.000 saatlik bir mesai yapmanız gerektiği gibi sözler… Duymuşsunuzdur işte. Eğer böyle olsaydı bu sistemde kimse 40 yaşına gelene kadar meslek erbabı olamazdı. Oysa benim etrafım 20 yaşlarında e-ticaret ya da sosyal medya uzmanlarıyla dolu ve işlerinde de gerçekten başarılılar. Büyüklerin anlamakta zorlandığı işler olduğu için bilgisayarla yetişmiş yeni nesil bu gibi alanlarda uzman oldu. 10.000 saat kuralı sadece üst düzey uzmanlar için geçerli bir kuraldır, pekçoğumuzu ilgilendirmez. Öğrenmek için kısa bir süreçte disipline edilmiş bir zaman yönetimi gereklidir ve bunu gerçekten çok vakit harcamadan yapabilirsiniz. Mesela ne öğrenmek istiyorsunuz, Amazon diyelim. Günde 1 saat videolu eğitim izleyerek ve her gün izleme sürenizi 5 dakika artırarak ilerlerseniz bir ayın sonunda 2 saat 30 dakikalık bir çalışma süresine sahip olursunuz. Bu süreyi en baştan ayırmaya çalışsaydınız hem sıkılırdınız hem de anlamadığınız için öğrendiğiniz şeylerin büyük bir çoğunluğu boşa giderdi. Bisiklete binmeyi öğrenmek gibi düşünün. İlk gün bindiğinizde istediğiniz kadar sürün aynı sürüş seviyesinde kalırsınız, ertesi gün bindiğinizde daha özgüvenli olursunuz... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
  • Batı Yazılımlı Müslüman Robotlar | Kaçış Rampası

    Batı Yazılımlı Müslüman Robotlar | Kaçış Rampası

    Bildiğiniz gibi robotlar kendisine yüklenen görevleri yerine getirmek üzerine çalışan, kısaca yönlendirilmiş insan yapımı makinelerdir. Hayatımıza yapay zeka denilen, düşündüğü zannedilen yazılımlar dahil olmuş olsa da hepimiz bilmekteyiz ki onun sınırlarını belirleyen de yine insan. Biz dünyanın insan için yaratıldığına iman etmiş insanlarız. Elbette böyle düşünmeyenler de var. Peki bu yaratılışta insanı üstün kılan tek faktörün düşünme yani irade olduğunu unuttuğumuzun farkında mıyız? Birkaç yüzyıl önceye kadar Müslümanlar taşıdığı gömleğin izzetini koruyacak seviyedeydi. Bugün İngilizce olarak kabul görmüş yabancı dil bile o dönemlerde Arapça’ydı. Çünkü ilmin dili buydu. Sonra yaşanılan yahut hak edilen bir sürü bela başımıza musallat oldu ve imtihan aksi yönde başladı. Şimdi Arapça dedik diye “Arap sevicisi, git o zaman Arabistan’da yaşa” gibi yorumlar, laflar gelecektir. Bu mantıkla tabi kendileri de Latin sevicisi oluyor, git o zaman Roma’da yaşa filan demiyoruz biz elbette. Mesele de bu, 100 yılda biz bu değişimi nasıl içselleştirdik? Şu an kullandığımız alfabeyi Türk alfabesi gibi görmeyi ve savunmayı nasıl kabullendik? Kelimelerden, davranış ve düşüncelerden nasıl vazgeçtik; kendimizi sorgulayalım. Bir rehavet var farkında mısınız? Menfaatçilik var biraz. Bir sıyırmaca, bir kayırmaca var kendimizi. Ülke koca bir kıraathane gibi, herkes toplanıyor fakat sadece konuşuyor, eleştiriyor ya da savunuyor. Bildiği konuda konuşsa yine anlayacağım. Konuşabildiği için var olduğunu zannediyor, halbuki bunun önceki adımdaki eylemini es geçiyor: Düşünmeyi. Konuşmadan önce düşünmeyi. Öğrendikten sonra düşünmeyi. Ne konuşuyor? İstenileni konuşuyor. Kendi varlığını siyasetle açıklıyor. Slogan ezberletilmiş bir papağan gibi, kodlanmış bir robot gibi verilenin dışına çıkacak düşünme eyleminden yoksun. Başkasını eleştirmiyorum, yanlış anlaşılmasın. Direkt kendimize saplıyorum bu çuvaldızı. Biz İslam’ı seccadelere ve Ramazanlara hapsetmiş durumdayız. Oysa bir müslüman parmakla gösterilecek kadar belirgin ve seçkin olmalı diye öğrenmiştik. Neyle olacak bu belirginlik sadece namazla mı? O bizim şahsi görevimiz. Yani bir adam sizi namaz kılarken görüp “ya ne güzel adam, ben bunun ne bildiğini öğrenmeliyim” der mi? Böyle enerjiye, yogaya filan düşkün biri değilse onun için bir anlam ifade etmez. Başkası için anlam ifade eden şeyler bizim ahlakımız. Biri gelip seninle ticaret yaptığı zaman yaka silkiyorsa, sana eyvahlar olsun. Komşun senden şikayetçiyse, yanından geçen insan kokundan burnunu kapatıyorsa, çalıştırdığın insanlar zulmünden bahsediyor, eşin ya da çocuğun senden şikayet ediyorsa sana gerçekten eyvahlar olsun. Bunlar oluyorsa zaten namazında da problem vardır, iflasın eşiğindesin. Müslüman haliyle ve fikriyle örnek olandır. Özenilendir. Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
  • İşsiz Kalmayı Nasıl Beceriyoruz? | Kaçış Rampası

    İşsiz Kalmayı Nasıl Beceriyoruz? | Kaçış Rampası

    90’lı yıllara kadar eğitim seviyemizin düşüklüğünden Avrupa Birliği’nin baskısı altındaydık. Bu eziklik o dönemde bize yeni bir slogan kazandırdı: “eğitim şart”. Biz de yeni dönemde bu eksikliği kapatmak adına çalışmaya başladık. Artık nasıl dert edindiysek bugüne geldiğimizde bu eksiği fazlaca kapattığımızı ve abarttığımızı görüyoruz. Pekçok gelişmiş Avrupa devletinin bile önüne geçtik üniversite okuma oranında. Geçtik ama biz neyi kaçırdık? Üniversite okuyoruz derken işsiz kalmayı nasıl becerdik, gelin birlikte düşünelim. 500 yıl önce Dünya’nın ilk üniversitelerinden birini kurmuş bir milletiz, biliyorsunuz. Tarih boyunca eğitim sistemimiz hep çok güçlüydü, buna “hasta adam” denilen Osmanlı’nın son dönemi de dahil. Buluşlarımız, keşiflerimiz yüz yıllar boyu insanlığa ve bilime ışık oldu. Ne zaman koptu? Kendi eğitim sistemimizi bırakıp batının sistemlerini taklit etmeye başladığımızda ve son Osmanlı müderrisleri vefat ettiğinde tarihi kopuş başlamış oldu. Sonra da bu eğitim sisteminden dışarıda eğitim görmemiş hiçbir bilim insanı çıkmadı adından bahsettirebilen. Oysa 19. Yüzyıl sonralarına kadar teknolojiden tıpa birçok alanda buluşlar üretmeye devam edebiliyorduk. Bunları anlatıyoruz tabii ama konuya o kadar uzağız ki 100 yıl önce yaşananlar bize folklorik geliyor artık, hikaye dinler gibi dinliyoruz. Şimdi konuya da böyle girince çok havalı oluyor, genelde konuşmalara başlarken böyle bir ecdad esintisiyle girizgah yapıp şu an alakamız bile olmayan bir dönemle övünmeye kalkıyoruz. Atalarımızla da övündüğümüze göre şimdi asıl konulara girebiliriz. Hangi görüşten olursanız olun ister Osmanlıcı ister Cumhuriyetçi, şu an bizim bunları konuşmamız haddimiz bile olamaz. Elimizdeki kitlenin 100 yıl önceki seviyeyle uzaktan yakından alakası yok. Onun için bu içinden çıkılmayacak tartışmalardan uzak durarak bir çözüm üretmemiz lazım. Şu an elimizde başka bir toplum var. 2021 Türkiye’sinde çoğunluğu üniversite mezunu olan fakat ihtisas yaptığı alan dahil hiçbir konuda yeterli bilgisi olmayan; üretimden, duygudan, felsefeden, maneviyattan ve hatta maddiyattan da uzak, çaresiz ve bu çaresizliği buhrana dönüştürmüş bir gençlik var. Üniversite okumada Almanya’yı bile geçmiş fakat seviye olarak Almanya’nın yanından bile geçememiş, ciddi düzeyde mücadele eden bir toplumuz. Biz burada siyaset yapmayacağız. Yapıcı eleştirilerde ve önerilerde bulunup, yaramıza çare bulma derdindeyiz. Bu çareyi de toplumsal olarak değil önce şahsi olarak üretme çabasındayız. Yani önce herkes kendi kapısının önünü bir süpürecek... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
  • Hiç Leğende Yıkanmamış Gibi Mocha İçmek | Kaçış Rampası

    Hiç Leğende Yıkanmamış Gibi Mocha İçmek | Kaçış Rampası

    Yıllar önce Ekşisözlük’te okuduğum bir başlık hayata bakmak noktasında bana muazzam bir pencere açmıştı: Hiç leğende yıkanmamış gibi mocha söylemek. Starbuckslar ile daha yeni yeni tanıştığımız, Starbuckslı şehirleri ezbere sayabildiğimiz ve onun bulunduğu şehri medeni saydığımız dönemlerdi onlar. Bütün çaycıların ve kafecilerin ‘’ulan 2 liralık kahveyi nasıl 10 liraya satıyorlar, o zaman ben de 10 lira yapam’’ diyerek mevzuyu sadece kahvenin fiyatı sandıkları bir zaman diliminden bahsediyoruz. Biz kafelerin kahve fiyatını artırdıkları o döneme odaklanmışken diğer yanda fark etmediğimiz bir kitle peydah oldu piyasaya: ‘’Sabahları espresso içmeden asla ayılamıyorum’’ tayfası. İnsanlar kafelerinin fiyat stratejisiyle ilgileniyordu fakat asıl mesele olan marka kültürünü gözden kaçırıyorlardı. İşte o sırada ünlü iletişim stratejisti Peter Drucker’ın ‘’Kültür, stratejiyi kahvaltı niyetine yer’’ sözü yerini buluyordu adeta. Herkes hayatında ilk kez duyduğu kelimeleri Starbucks kasaları önünde yaylana yaylana söylemeye başlamıştı. Bu kasalar önünde herkesin unuttuğu çok önemli bir detay vardı: Mavi leğende yıkanmış olmak. Artık onlar da değeri sadece 10 lira olan yeşil logolu bir kağıt bardakla milyonluk caka satabileceklerdi. Mutluydular, kendilerinden yaşça büyüklere o mekanda isimleriyle hitap edebiliyordu erkekler. Kızlar Türkçe’yi dillerinin ucundan boğaza doğru alarak ve konuşurken dudaklarını ve çenelerini tembelleştirerek fok balığı gibi konuşuyordu. Ebeveynlerin öğrenci çocuklarına verdikleri harçlıkların ciddi bir kısmını beyaz bardaklara doldurup kültürüyle harmanlayarak eve gönderiyordu Starbucks. Şimdi siz eleştireceğimi düşünüyorsunuz değil mi? Yanılırsınız. Üründe yapılmış köklü bir inovasyonun seyri doğru markalaşma ile birleşince işte toplumlar üzerinde böyle bir etki oluşturur. Buradaki problem bunu yapanın biz olmayışı. Bu bir Japon markası olsaydı, hepimiz birkaç kelime Japonca konuşuyor olurduk. Koreliler’in uyduruk müziklerini K-POP adıyla bütün dünya ergenlerine itelemeleri gibi ya da TikTok’un bütün alt kültür tabakayı kendine adanmışlar topluluğu olarak hazırlaması gibi… Bu kadim kültürlerle marka kültürlerinin bir mücadelesi ama dünyanın hiçbir yerinde kadim kültürün kazanamadığı bir savaş bu. Dünyadaki diğer kadim devletler kendi kültürünü korumak için bir kısım çalışmalar yapsa da bizde bu yönde yaprak kımıldamıyor olması daima kaybedeceğimizi gösteriyor. Bizim kültür savaşçılarımız mazgallara Coca Cola ya da arzuya göre Fanta, Sprite filan döker durumda. ... ‘’Emperyalizmler tuzağa düşürmek istedikleri ülkeleri kültürleriyle fethetmez; kültürsüzleştirerek, kültürsüzlüklerine inandırarak yok eder.’’ O zaman hepiniz bu aleme hoş geldiniz. Gelin, Beraber Yürüyelim...
  • Bizden Astronot Çıkmamasının Sebebi: FİTNE | Kaçış Rampası

    Bizden Astronot Çıkmamasının Sebebi: FİTNE | Kaçış Rampası

    Talha Gülören'in hazırlayıp sunduğu 'Kaçış Rampası' hayatımızı ve fikirlerimizi sorgulatmak için geliyor. Hepiniz bu aleme hoş geldiniz... İşimiz gücümüz laf oldu. Neil Armstrong Ay’a gittiğinden beri aynı klişeleri söylemekten bıkmadık. “Adam Ay’a gitti, Ay’a”. Ne varsa şu Ay’da? Aslında bu beceri ve cesaretimizin önüne ket vurmanın adı. Bir kısım Ay’a gidildiğine hala inanmıyor, bir kısım da bizden olmazcılığın tellallığını yapıyor. Evet ben de Ay’a gidebileceğimizi düşünmüyorum ama bunun sebebi asla beceriksizliğimiz değil. Eğer gidemeyeceksek sırf bu fitne belası yüzünden gidemeyeceğiz. 2021 diye bir yılda yaşamayı çocukken tahayyül bile edemezdik, aklımızdan geçmezdi. Yan yana gelen rakamlar bile ürkütüyordu belki, bilmiyorum. Lakin, ütopik bir hayat yaşanacağının farkındaydık, bu kadarını tahmin etmesek de. Neyin ütopyası? Teknolojinin, maddenin, uzayın… 95 yılında bilgisayarımız eve ilk geldiğinde, annem henüz üzerine örtülecek danteli örmeden evvel, daha ilk gün mouse’u elime alıp sadece ekranda hareket ettirmiştim ve aklım durmuştu. Özgürce, istediğim düzlemde bana reaksiyon veren bir dijital cihaz… Öyle heyecanlanmıştım ki onun içeride, evimizde duruyor olması mutluluktan uykularımı kaçırıyordu. Evet, mutluluk kavramı o yıllarda son demlerini yaşıyormuş, bilemedik. Siz de şaşırdınız bu kelimeyi duyunca değil mi? “Mutluluk mu, o ne yaa” hele ki bir şey satın aldığın için mutluluk… Bilgisayar aldığımız için misafir geliyordu eve, hayırlı olsuna. (kahkahalar) Çok komik değil mi? (ciddiyet) Hayır, çok komik değil. İşte o kadar masum ve birbiri için mutlu olabilen bir toplumduk. İyisiyle kötüsüyle çok az şey biliyorduk, şimdiye nazaran. Öğrenmek, zahmetli bir eylemdi. Mal satın almak bile mutluluk verebilirdi. Çok az satın alma eylemi gerçekleştirebiliyorduk çünkü. Hatta otomobil markalarına sadakatle bağlıydı insanlar. Hondacı, opelci, tofaşçı şeklinde gruplar vardı. Neden hiç düşündünüz mü? Çünkü insanlar çok az araç deneyimleyebildikleri için bindikleri yeni otomobilin en iyi marka olduğunu zannediyorlardı. Şimdi devlet buna sınırlama getirdi, yılda 3 adetten fazla alım satım yapandan vergi alıyor. Ütopya demiştik ya, meğer psikolojik bir distopyaymış. Mutluluğumuzu, huzurumuzu verdiğimiz de yetmedi; başkalarının huzurunu kaçırmaktan haz alan bir topluluk olup çıkıverdik. Başkası deyince aklınıza hemen yaşadığınız hayattan uzak, size tam tezat insanlar gelmesin. Aksine en yakınlarınız, eşiniz dostunuz arkadaşınızdan bahsediyorum. Yani fitneden bahsediyorum. Eskiden mal azdı ya da yoktu, birbiri adına mutlu olmak vardı. Şimdi mal çok, herkeste bilgi çok ama mutluluk yok, fitne var, şüphe var. Uzağı konuşmuyorum bile, etrafımda akrabasına gözümün önünde çirkin fitneler dile getiren kocaman insanlar görüyorum. Zenginliğine, ilmine, güzelliğine… Sosyal medyada arkadaşına haset eden minik fitne makineleri görüyorum. Bilgiye fitne olur mu ya? “Ne alakası var” sözüyle tüm kesin bilgilerin asla sonu olmayan bir uzay boşluğuna bırakıldığı, düşüncenin kutsallaştırılıp düşünce sonucu varılan bilginin ucuzlaştırıldığı dijital bir sirkin ortasına atılıvermişiz gibi hissediyorum. Devamı videomuzda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
  • Organik Çocuklar | Kaçış Rampası

    Organik Çocuklar | Kaçış Rampası

    Talha Gülören'in hazırlayıp sunduğu 'Kaçış Rampası' hayatımızı ve fikirlerimizi sorgulatmak için geliyor. Hepiniz bu aleme hoş geldiniz... Sanırım içgüdüsel mizaçlar bu sistemin en sevdiği yemek. İnsan olmamızın gereği olan öğrenilmemiş güdülerimiz şu dönemde istismarın doruklarını gördü. Bunların en büyüğü ve en kutsalı da elbette annelik. Ebeveynler vasıtasıyla ele geçirilen neslin nereye sürüklendiğini tam olarak anlamasak da kötü bir döneme doğru seyahat ettiğinin hepimiz farkındayız. Peki vasıtanın biz olduğumuzun ne kadar farkındayız?... Kendi ellerimizle çocuklarımızı yerleştirdiğimiz steril cam fanuslarda organik nesiller yetiştirmeye çalışıyoruz. Bir nesli emoculara, bir nesli apaçilere ve son nesli de tiktokçulara kaptırdıktan sonra kusura bakmayın bir nesli daha şucu buculara kaybetmeye tahammülümüz kalmadı. Onun için bu video buna bir dur deme çağrısı olacak. Ebeveynlere reçetemiz, bu videoyu bir kaç kez izleyip düşünmeleridir... Daha doğar doğmaz çocukları koyuyoruz bu fanuslara. Nasıl? Organik bezleri hemen sarıyoruz bebeklere. Ya biz değil miydik sobanın üstünde kuruması beklenen Amerikan bezleri gören? Analarımızın bir kaç parça bezi döndürüp döndürüp yıkadığını hiç mi hatırlamıyoruz? Tamam. Kimseye Amerikan bez kullanalım demiyorum buna elbette gerek de yok lakin illa şu markanın, şu model bezi mi olmalı?... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
  • Senden Çalınan Yetenek: Muhakeme | Kaçış Rampası

    Senden Çalınan Yetenek: Muhakeme | Kaçış Rampası

    Talha Gülören'in hazırlayıp sunduğu 'Kaçış Rampası' hayatımızı ve fikirlerimizi sorgulatmak için geliyor. Hepiniz bu aleme hoş geldiniz... Kendimizi yeni dünya düzenine hazırladığımız bu günlerde medeniyetin yeniden inşası gayesi için çabaladığımız diriliş döneminde kendimize artı değerler katarken: bazı kirlerden de arınmak, bunun için onların farkında olmak gerekir. Uykudan uyanmak için bize ne yapıldığına ayılmak kendimize olan zaruri görevimizdir. Söylemlerdeki alt metinleri okuyabilmek ve bilmesinlercileri ayıklaya bilmek için şimdi şifreyi veriyorum: Slogan esaretinden kurtuluş... İletişimin temel unsurlarından biri sloganlardır. Sözlükler sloganı, bir düşünceyi yaymak veya bir eylemi desteklemek için ortaya atılan kısa ve çarpıcı söz olarak tanımlamış. Reklamcı bir kardeşiniz olarak ben de sloganı "gerisini çokta merak etmeden ikna olsunlar cümlesi" diye tarif tarif ediyorum. Sloganlar faydayı değil, duyguyu öne çıkarır. Faydayı sunmak etkili gibi görünse de iletişimde çokta hükmü yoktur. İnsan, duygularıyla çalışan bir mekanizmadır. Faydanın öne çıktığı iletişimlerde insan beyni "o faydayı idrak edebilen ve faydadan yararlananlar zümresine dahil olabilmek" duygusuyla çalışırlar. Yani iletişimde de nefs her zaman ağır basar... Biraz daha açıklayıcı olayım. "Hayatın tadı" duygusal bir slogana örnek. O meşhur meşrubatı içerken bunu düşünmezsiniz fakat çokça duyduğunuz için onun iyi bir içecek olduğu zihninizin basamaklarında yukarıda yer alır. Siz de faydasını, zararını pek düşünmezsiniz. Bunun için vardır o slogan. Faydaya örneği de bir su üzerinden verelim madem. Diyelim ki "yüksek Ph 8.2" gibi bir ibarenin kocaman yazıldığını gödünüz. Yazan da dahil kimse Ph'ın neye yaradığını bilmez. Sanki su sadece Ph'tan oluşuyormuş gibi... Onun için iyi olduğu düşünür ve o ürünü kullanırsınız. İşte burada siz Ph'tan anlayanlar ve en iyi suyu kullananlar zümresine dahil olmak için o eylemi gerçekleştiriyorsunuz. Kısaca yine çalışan mekanizma nefstir, duygudur... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...
  • Sosyal Medya ve Algı Yönetimi | Kaçış Rampası

    Sosyal Medya ve Algı Yönetimi | Kaçış Rampası

    My Mecra’da yepyeni bir program ‘Kaçış Rampası’… Talha Gülören'in hazırlayıp sunduğu 'Kaçış Rampası' hayatımızı ve fikirlerimizi sorgulatmak için geliyor. Hepiniz bu aleme hoş geldiniz... Ben dahil herkesin kendini düşünür zannedip, sosyal ortamlarda sürekli aforizmalar savurduğu bir dönemin sıkışmışlığını yaşıyoruz. Kimi sosyal medya ortaya çıkana kadar biriktirdiğini anlatırken, kimi de sosyal medyanın sunduğu genel görüşleri fikir sanarak hayatını sürdürüyor. Kimi bunu yaparken başkasının arkasına saklanarak görüşünü beyan ediyor, alıntı yapmak gibi, kimi de cüret edip düşündüğü şeyi değerli sanarak devam ediyor... Peki buradaki değer ölçümüz ne? Beğeniler mi? Yorumlar mı? Keşfete düşmek mi? Top listelere çıkabilmek mi? Bunlardaki başarı kriterinin de bilgi ile tezat olduğunu anlatmaya gerek yok herhalde hatta düşünmeyle bile alakası olmadığını görebiliriz. Yıllarca maç yorumu yapan ve izleyenleri aptal olarak nitelendirirken, bir de baktık ki başka videoları izleyen insanları izliyoruz yahut oyun oynayan adamın videosunu izliyoruz. Çok saçma değil mi? Eğer oyun oynamak istiyorsam bunu kendim oynayıp keşfetmek isterim, eğer bir videoya gülmek istiyorsam bunu kendi kendime yaşamak isterim ama öyle değil... Bunları hep karşılıklı yapmak istiyoruz. Videoya güldüm o da gülsün, gülmeli çünkü çok komik. Herkes aynısını yapmalı, yapmıyorsa o ne anlar diyip dışlanmalı... Bu sürece baktığımız zaman düşünmemizi gerektirmeyen bir durumda bile yönlendirildiğimizi görmek mümkün. Bunların sayısı arttıkça da bilgiye ve düşünmeye daha az zamanımız kalıyor onun için bazılarımız bunalım yaşayıp sosyal medya hesaplarını zaman zaman kapatma ihtiyacı hissediyor, elbette bir yere kadar dayanıyor. Bu kez de hayattan ve çevreden uzak kalıyor. Peki acaba gerçekten düşünüyor muyuz biz artık?... Devamı videoda... Gelin, Beraber Yürüyelim...